Memleketi Horasan’dan ailesiyle birlikte ayrılıp genç yaşta Anadolu’ya gelen Mevlânâ’nın soyu islamın ilk halifesi Ebûbekir’e dayanır.
Mevlânâ’nın babası Bahaeddin Veled çok önceden Belh’e yerleşmiş bulunan bir ulema ailesine mensuptu ve “sultanü’l-ulemâ” unvanıyla tanınırdı. Aynı zamanda tarikat şeyhi olan Bahaeddin Veled’in silsilesi İmam Gazzâlî’nin kardeşi Ahmed Gazzalî’ye ulaşmaktaydı.
İlk dinî ve tasavvufî tahsilini babasının yanında alan Mevlânâ, babasının vefatından sonra medrese ilimlerini Halep ve Şam’da, tasavvuf eğitimini de babasının halifesi Seyyid Muhakkık-ı Tirmizî’nin yanında Anadolu’da tamamladı.
Şems kimdir?
Dönemin pîrleri tarafından “Tebrizli Kâmil” olarak isimlendirilen ve birçok yer dolaştığı için “Şems-i Perende” (uçan Şems) diye anılan Şems-i Tebrîzî, on iki yaşlarında iken memleketinde faaliyet gösteren şeyhlerden Ebû Bekr-i Selebaf’a mürid oldu ve on dört yıl müddetle onun yanında tasavvuf eğitimi aldı. Geçimini sepet örerek sağlayan ve tasavvuf yolunda “fütüvvet ve melâmet” anlayışını benimseyen bu şeyhin Şems’in sûfî kimliğinde önemli etkisinin olduğu biliniyor. Onun daha başka birçok şeyhin sohbetine de katıldığı ve tasavvufî mânada onlardan da etkilendiği kaydedilmektedir.
Mevlânâ ile Şems Buluşması
Mevlânâ dinî ve tasavvufî eğitimini tamamladıktan sonra Konya’da bir taraftan tekkesinde müridlere tasavvuf eğitimi vermekte, bir yandan medresede talebelere dinî dersler okutmakta, bir taraftan da halka etkili vaazlar etmekteydi. Bu faaliyetleriyle bir çok kesimin takdirini kazanmış, itibar ve şöhreti gün be gün artmıştı. Tam bu sırada Şems-i Tebrizî ile karşılaştı ve bu karşılaşma onun hayatında bir dönüm noktası oluşturdu.
Kaydedildiğine göre Şems-i Tebrizî mürşidi Ebû Bekr-i Selebaf’ın yanından ayrıldıktan sonra Bağdat, Dımaşk, Halep, Kayseri, Aksaray, Sivas, Erzurum ve Erzincan’a seyahatler yapmış, bu vesileyle gerçek bir dost bulmaya çalışmıştır. Konya’da Mevlânâ ile karşılaştığında ise aradığı dostu bulduğunu anlamıştır. Bunu nasıl anladığının ip uçlarını, Mevlânâ ile ilk karşılaştığı sırada aralarında cereyan eden olayın kaynaklarda aktarılan değişik versiyonları bize vermektedir
"Anlamadılar. Onlar anlamadıklarını kötü sayarlar. Ulemalarını ellerinden alacağımı sandılar. Oysa ben Celaleddin’i dünyanın sultanı yapmaya gelmiştim. Babası gibi sadece o zamanın değil, gelmiş geçmiş bütün zamanların sultanı. Ama anlamadılar, çünkü onların din diye bildikleri küfürdü. İbadet diye bildikleri günah. İnsan eti yiyorlardı, insan kanı içiyorlardı, üstelik bunu Allah adına yapıyorlardı. Din zannettikleri, kitapta yazılanları harfiyen yerine getirmekti, sanki yaradanın gönüllü kölelere ihtiyacı varmış gibi. İbadet zannettikleri hoşgörüsüzlüktü, sanki Yaradan nefretten hoşlanırmış gibi. İnanç zannettikleri, onların kurtuluş garantisiydi her iki cihanda, tövbe tövbe sanki Yaradan tüccarmış gibi
mevlana şems'i ararken, konya'da yalancılığıyla ün salmış bir adam, "şems'i bağdat'ta gördüm" der. bunun üzerine mevlana adama teşekkür eder ve hırkasını çıkarıp ona hediye eder. mevlana'nın yanındaki arkadaşı, adamın yalancı olduğunu bildiği halde, neden çıkartıp ona hırkasını verdiğini sorar. mevlana'nın cevabı ise; "yalanına hırkamı verdim, doğru söyleseydi canımı veriridim" der.
Gel bakalım ateşle nasıl oynanır göstereyim,
Gör bakalım, ateş mi seni yakar sen mi ateşi
Elalem şarap bir içer sarhoş olur. Biz aşk ehliyiz içmeden sarhoş olmuşuz. ALLAH ( c.c) senin kapından. Aşk sarayına birini alacaksa O insana sen nasıl Ben Seni Sevmiyorum dersin İnsanlar maşuk aramıyor, Bencil duygularına köle arıyor, Köle buluyor ama aşkı bulamıyor.
Ey Aşk,
Sen Öyle bir kişisin ki
Dünya tokları,
Senin vuslatının acılarıdır.
Şeytanda insani özelliklerin birisi hariç hepsi vardır,
Şeytanda eksik olan tek nimet AşK…
Şeytanın insanı çekememesi
“Aşksızlığındandır”